17 Eylül 2011 Cumartesi

Suç ve Ceza - Dostoyevski

2010 Haziran'ından beri elimde olan kitabı yeni bitirdim. Klasikleri okumaya alışkın olmadığımdan belki de. Ve tabiri caizse onu bir sürü kitapla aldattım.Lisedeyken elime Morpa Kültür Yayınlarının bir baskısı geçmişti, dayanamayıp bir kenara atmıştım. Bitirmediğim kitapları tekrar elime alma niyetiyle bu sefer İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan baskısıyla yeniden başladım ve bu sefer kendimi çok kaptırdım.
Çevirmenin bile romanın başında 15 sayfa yazara ve romana dair yazdığı bir dünya klasiği için naçizane fikirlerimi söylemem gerekirse:
Suç ve Ceza, bütün insan haklarını bir tarafa iterek "gereksiz / önemsiz insan" tanımının varlığını, doğruluğunu sorgulatıyor en başta. Büyük bir ergen bencilliğiyle  ve amiyane tabirle "ulan bunlar da insansa ben neyim?" derken izliyoruz Raskolnikov'u.
Ruh hastalarının atak anlarında söyledikleri şeyin doğruluğuna kati surette inanmaları ve aksini düşünenlere boğacak kadar kızmalarına benziyordu çalkantıları, buhranları.
Her hastalandığında,  her nöbet geçirdiğinde kasıldım olduğum yerde, her Sonya'ya gidişinde "yeter artık" diye dövündüm içimden.
Bütün bunlar bir yana o dönemin Rus halkı hakkında da epey bir şeyler kapıyor insan. Bu soyluluk meselesi adeta bir sidik yarışı olmuş, beş parasız bile olunsa "benim soyum sopum yeter ulen " gibi bir tavır var bu Ruslarda. Ayrıca eşi benzerine rastlamadığım derecede tuhaf dedektiflikler söz konusu, sırf psikolojik takiple katil bulunur mu yahu? hele o sorguya çekmeler... Dedim bizde olsa, her devirde, Allah yarattı demeden, kırk kere sopaya çektilerdi şimdiye kadar. Kültür ve coğrafya çok fark ediyor, gerçekleri yansıtıyorsa takdir ettim doğrusu.
Bana çok çarpıcı gelen bir kaç pasajı paylaşayım:
                 "İnsanlar doğa yasaları gereğince genellikle ikiye ayrılırlar: Aşağılar (sıradanlar), ki bunların biricik görevleri, kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamak, bu işin aracı olmaktır ve kendi çevrelerine yeni bir söz söylemek yetenek ve dehasında olanlar...Birinciler , yani yani kendileri gibi olanların çoğalmasına araç olanlar, doğaları gereği tutucudurlar, uysaldırlar, boyun eğerek yaşarlar ve boyun eğmeyi severler. Bence de bunlar uysal ve boyun eğici olmak zorundadırlar, çünkü bu onların görevleridir ve burada onlar için aşağılatıcı bir durum söz konusu değildir. İkinci bölümdekilerse sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar ya da yeteneklerine bağlı olarak yıkıcılığa yatkındırlar. Bunların işlediği suçlar, doğaldır ki , son derece çeşitli ve görecelidir; ama büyük çoğunluğu birbirinden apayrı nedenler öne sürerek, daha iyi şeyler adına şimdikinin yıkılmasını isterler....Yazımdaki suç işleme hakkını ben bu bağlamda ele aldım."


                  "Sanıyor musun ki eğer iktidara sahip olmaya hakkım olup olmadığını kendime sormaya başlamışsam, demek ki insan benim için bir bit değildir... Kimin ki aklına böyle bir soru hiç gelmez ve doğruca hedefin üstüne yürür gider, insan onun için bir bittir. Eğer ben "Napolyon olsam gider miydim gitmez miydim?" diye kendi kendimi yiyip bitirmişsem; bir Napolyon olmadığımı açıkça hissetmiş olmalıyım."


                   "Anlamıyorum doğrusu: Yolunca yordamınca bir halk üzerine bombalar yağdırmak biçim bakımından kimseyi rahatsız etmiyor ve saygıdeğer bir şey sayılyor bu! Estetik kaygısı güçsüzlüğün ilk belirtisidir!"


                  "Gururu onulmaz bir yara almıştı, bu yaraydı onu yere seren. Ah bir kendini suçlayabilse, nasıl, nasıl mutlu olurdu! ...Ama kendini son derece katı ölçütlerle yargıladığı halde, acımasız vicdanı, herkes için söz konusu olabilecek basit bir ıskalamadan başka, korkunç bir suç bulamadı geçmişinde..."

Şans Müziği - Paul Auster

Ben bu kitaba Ekşisözlük'te filmi çekilesi kitaplar başlığında rastlamış ve onu bu yüzden merak etmiştim.
Tam bir Amerikan romanı olan Şans Müziği, Nashe'in kumarbaz Jack Pozzi ile karşılaşmasından önceki ve sonraki hayatını anlatıyor.

Nashe, hayatı kötüye giderken bir mirasa konar, kızını kardeşine bırakıp yollara düşer. Hayatta amaçsızca arabayla bir yerlere gitmekten zevk aldığı kadar başka bir şeyden zevk almadığını fark ettiğinde artık miras hızla erimeye başlamıştır bile. Tam "ulan naapsam ne etsem de bu umursamaz hayatıma devam etsem, devamlı bir yerde çalışmak zorunda kalmadan nerden para bulsam?" derken Jack Pozzi'ye tesadüf eder.

Kesişen yolları, az zamanda Jack'in kendini tanıtması, Nashe'e kumar yoluyla parasını katlayabileceği fikrini verir, ne de olsa  kaybedecek çok bir şeyi kalmamıştır. Tek atımlık barutunu Pozzi'ye harcar.

Bu uğurda girdikleri maceradır zaten kitabı ilginç yapan.
Aslında bu kadar amaçsız yaşam içinde değişik bir görev de edinmiş olurlar bu maceranın ceremesini çekerken.
Kitabı açık etmemek için macerayı da anlatmayacağım ama bir çok Amerikan romanı gibi bunun da sonu beni hiç tatmin etmedi açıkçası. Kardeşim biraz daha netlik ver herşeye de öyle bitir bari. cık cık cık.
Yine de insanı meraklandırıyor tabi, bu yüzden kızıyorum sonuna.

İçimizdeki Şeytan - Sabahattin ALİ

Sabahattin Ali'yle tanıştıktan sonra devam etmemek imkansızdı. Belki öyküler yaratıcı gelmeyebilir ve karakterlerin hisleri biraz abartılı gelebilir çoğu kişiye,zaten onun en kuvvetli yanı bana göre, kareleri müthiş gerçeklikte ve detayda, detayı verirken de kamerayla bir kaç açıdan hem dışarıdaki görsel kritik şeyleri hem de karakterlerin içlerindeki evin vaziyetini harkulâde anlatabilmesidir. Okumamdan çok uzun zaman geçti ama aynı hisleri " Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" için de hissetmiştim.

Önce vapurda Ömer Macide'yi görüp, hayatının kadını olduğunu, havadan kafasına taş düşmüş gibi büyük bir şok etkisiyle farkediyor.
Durumu açmaya başlıyo sonra yazar, Balıkesir'de başlatıyor yeniden hikayeyi, bir kızı anlatıyor, Macide'yi. Lise hayatını, okulu, müziğe ilgisini teşvik eden öğretmen Bedri'yi (romanın asıl kahramanı, iyilik ve aydınlık timsali insan), liseden sonra akrabasının yanına İstanbul'a konservatuar okumaya gidişini anlatıyor ve kim, neden, nerde gibi sorulara kabaca ama gayet oturmuş vaziyette vakıf oluyoruz.. Giderek bozulan ekonomik durumlar söz konusu her çatıda, bu romanda önemli karakterlerin hepsi kırk kanaat geçiniyor. Herkes kendini minimum bir parça olsun kandırıyor.
Ve Ömer şimdi çıkıyor asıl sahneye (beni Ömer isminden soğuttu resmen), kızı allem ediyor kallem ediyor tavlıyor, kızımız da sağolsun eve hesap verme endişesini hiç duymadan fellik fellik geziyor, üstelik artık yetim kalmış ve yaşadığı akraba evinde bir fazlalık gibi görülmeye başlamışken. Zaten ne oluyorsa bundan sonra oluyor...
Basiretsizlik, maymun iştahlılık, evlilik müessesinin gerektirdiği ihtimamı  gösterememe, bunalım falan derken, Macide acayip bir mengenenin içinde sıkışıyor babam sıkışıyor. Bir de Ömer'in etrafında "şeytan" ı dürten sürüyle ahbabı da var tabi.
Sürekli bir sorgulama haline giriyor herkes, yaptıklarını, nedenlerini, yapması gerekenleri, geleceği, her şeyi her şeyi sorgulamaya başlıyorlar.  Daha fazla detay vermeden, kitaptan seçtiğim bir kaç pasajı paylaşmak isterim:

     " "Tükürdüm gözlerimi ağzımdan boncuk gibi" mısraı üzerinde hepsi de ahmak olmayan şu bir sürü insan, ciddi ciddi münakaşa ediyor ve bu şair, kendi büyüklüğüne kendi de inanarak, minnettar gözlerle onlara bakıyor. Halbuki yüzüne dikkat etsen, ruhunun iç taraflarında nasıl külçe halinde bir yalanın saklı olduğunu görürsün. En korkunç yalan da budur.: Kendimize karşı bile kullanacak kadar pençesine düştüğümüz, bu derin ve gizli yalandır. "


   " Mesela Mehmet beyle asla Mehmet bey olarak konuşmaya imkan bulamazsın. Siyasetten bahsedecek olsan karşında şu Fransız gazetesinin veya bu diktatörün nutkunu bulursun... Müzik lafı açsan bilmem hangi gâvurun kitabı veya hangi müslümanın makalesiyle karşılaşırsın... Beğendiği yemeyi söylerken bile Mehmet bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez. Çok kere iki lafı birbirini tutmamak mecburiyetindedir. Çünkü edebiyat hakkında duyup veya okuyup benimsedikleri şu müellifin fikirleri ise, tesadüfen,  müzik hakkındaki bilgileri de, dünya görüşü ve sanat anlayışı itibariyle ona taban tabana zıt bir  başka muharrirden edinmedir. 
...
Çünkü hiç birinde fikirler ve bilgiler şahsiyet haline gelmemiştir. Hiçbiri ukalalık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir. Hiçbiri insanı insan yapan şeyin şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrübelerin bunu temine yaradığını anlamamıştır."


Genel olarak da "içimizde şeytan meytan yok, biz işlediğimiz kabahatleri, iradesizliğimizi ve tembelliğimizi yüzümüze vuramadığımız için böyle riyakar bir perdenin arkasına saklanıyoruz, kendimize de yalan söylüyoruz" diyor.

3-iron (Bin-Jip) (Boş Ev) 2004

Sanırım izlediğim ilk Kore yapımı filmdi.
Yönetmen de yapımcı da senarist de Kim Ki Duk.
Açıkçası çok enterasandı, nolcak acaba diye diye filmi bitirdim.
Hikaye bence güzeldi. Şöyle ki,
Genç zehir gibi bir genç oğlan, Bmw motorsikletiyle sokak sokak dolaşıp kapılara el ilanı dağıtmakta. Bir süre sonra dönüp el ilanlarının hala asılı kaldığı yani muhtemelen boş olan evlere her türlü kilidi açmak suretiyle girmekte.
Çocuk iyi niyetle "şöyle bi takılıp çıkacam" edasıyla evde kendi eviymiş gibi bazen birkaç gün bazen bir kaç saat geçiriyor. Yiyiyor içiyor, evdeki bozuk her türlü aleti tamir ediyor, bir de her evde çamaşır yıkıyor. Yıkıyor dediysem makineye falan da atmıyor , elde. Ben bu Kore'de hiçbir evde çamaşır makinesi yok galiba derken, fimin sonlarında  makinenin var olduğunu, bu elde yıkama mevzusunun tamamen çocuğun takıntısı olduğunu anlıyorum.
Bu evlerden birinde bir kadın olduğunu farketmiyor, kadın bunu evdeyken izliyor, sonunda birbirlerini görüyorlar, halihazırda kocasından devamlı şiddet gören kadın, kocası da geldikten sonra gözüne soka soka oğlanla gidiyor. Aynı şeyi bu sefer iki kişi yapmaya devam ediyorlar. Aşk da tabi akabinde peydah oluyor.
Hikaye burdan sonra daha da güzelleşiyor. Oğlan bu maceraların birinde hapse düşüyor, ama ne kadın ne de adam bir tek kelime bile konuşmuyorlar kesinlikle,  bu yüzden kendilerini müdafa da etmemiş oluyorlar. Bu hapis hayatında oğlan artık kafayı sıyırmakla kendini eğitmek arasında bir yerlerde geziyor. Hapisten çıkınca da sevgilisine değişik de olsa bir dönüş yapıyor.
Filmin sonunda da "yaşadığımız dünya hayal mi gerçek mi söylemek zor" diyerek bitiriyorlar.

16 Eylül 2011 Cuma

Carlito's Way 1993

Nerden duyup/bulup indirmişim bilmiyorum, izlenecek filmlerim arasından rastgele seçtim keyifli bir akşam için. Ama yanlış seçim.
Açıkçası Carlito  (Al Pacino) Gail 'le (Penelope Ann Miller) buluşana kadar film acayip sıkıcıydı. Çok klasik gelmişti. Tabi biraz da cinsiyet icabı olsa gerek aşk vakaları daha çok dikkatimi çekti zannımca. Gerçekten Kadir İnanır'ın  hapisten çıkıp, bir daha o "aleme" ayak basmamaya yemin etmesi, fakat daha ilk adımda kaderin cilvesiyle batağa itilmesinin bir olması tadında klasik bir senaryoydu yani. Tek fark Carlito Kadir abiye nazaran biraz  mezhebi genişti. Bir de abla çok güzeldi hakkaten. Çekimlerde de öyle bir fevkaladelik yoktu, hatta tekneli cinayet sahnesi çok uyduruktu. He son sahnelerde duygulanmadım mı? Tüh bee demedim mi? Dedim, Yeşilçam'ı izlerken de diyorum. (Gerçi bizde daha çok mutlu sona bağlarlar)

Tırnak içinde

Bugün afiilli filintaları okuyordum. Emrah Serbes i.


Hisler Ansiklopedisi yazısı beni çok şaşırttı.


Hikayede de çok klasik olduğu belirtildiği üzere bir kadın, neden üzgün olduğunu yanındaki gence : “Kadınlar bekliyorlar, güvenebilecekleri bir adam arıyorlar. Sonra da o adamın piçin biri olduğu ortaya çıkıyor. Ve böylece bir kere kırılması gereken kalpleri iki kere kırılıyor.”  


 diye söyledikten sonra oğlana kız arkadaşı olup olmadığını ve onu elinde tutmak istiyorsa eğer, evet kilit öneri ve düşünce şimdi geliyor:

“O zaman onu sürekli suçla,” dedi. “Bazen suçlama sürekli suçla. Suçsuzluğunu kanıtlayamadığı sürece sana kötü davranamaz.”
“Niye öyle yapsın ki?”
“Çünkü kadınlar doğuştan suçlu olduklarına inanmaya yatkındırlar.”
dedi.
Hiç buna benzer bir tez duymamıştım, gerçekten doğru mu bu peki?
Belki kadın olmakla ilgili konularda evet. Belki kendimizi çok sevdiğimizde hayır. 
Sürekli suçlanarak elde tutulmak değil de kadınların doğuştan suçlu olduklarına inanmaya yatkınlığı konusuna evet diyen hislerim var sanırım.

13 Eylül 2011 Salı

TRT'de güzel diziler vardı

1- YEDİ NUMARA (2000 lerin başı)

Yedi numara efsaneydi. Ayten'le Recep'in laf sokuşmaları, Sabit'in Vahit Emmi'ye kaynamaları, Zeliha'nın evhamlı cümleler bütünü... Ne güzel bir evdi onlarınki, ne güzel diyalogları vardı , ne komikti, hep sevdik, ve seveciğiz.













2- KARTALLAR YÜKSEK UÇAR (80 ler)

Ben tv den izleyemedim. Daha sonradan öğrenip, internetten bulabildiğim kadarını izledim. Özellikle repliklere bayıldım. Çok aradım son kısımlarını ancak bulamadım. Selda Alkor ile Sadri Alışık bir dizi filmde biraraya gelmişler, senaryoyu da Atilla İlhan yazmış az şey mi?
Hele  Sadri Alışık'ın bulunduğu bir rakı sofrası vardır, "kimseye etmem şikayet" i söyler, ömre     bedeldir efenim, bkz:







3- BİZİMKİLER (90 lar)

Önce Trt'de sonra Star'da en son da Show'da izledik. Tam 458 bölüm çekmişler, vay anasını. Hele Erdal Özyağcılar'ın diziden ayrıldığı dönemi unutamıyorum, tüm ev ahalisi nasıl kızmıştı ona. Adam ondan sonra hangi diziye başlasa "tutunamaz o, bunu da bırakır kesin, bırak yaa" nidaları yükseliyordu. Çok gerçekçiydi, çok bizdendi hikaye ve diyaloglar.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Hayatta Mütemadiyen İmrendiğim Birkaç İnsan Var

1-NURAY YILMAZ 

Küçüklüğümden beri, o görüntüsü hiç değişmeyen abla ne de güzel gezdi memleketi. O köy senin, bu kasaba benim. Yurdu her türlü turistik olsun, keşfedilmemiş olsun karış karış gezip çeken insan.
Tanınmışlığı sayesinde de her köyde mutlulukla karşılanan, en dayanılmazı da köyde kadınların yemek hususunda birbiriyle yarışması neticesinde ekran karşısındaki biz garibanları şişim şişim şişiren, çatım çatım çatlatan hanım!
Yetmedi birara yurtdışındaki gurtbetçilerin yanına da gittiydi.
Yerli turizme katkısı büyük insan, seni hep kıskandım ve de kıskanacağım!

                                               
2- MEHMET YAŞİN
CnnTürk'te Yol Üstü Lezzet Durakları ile tanıdım. Yuvalamaları, lokumları güp güp götürürken beni ekran karşısında yutkunduran, iştahımı kabartan, onun tabiriyle "damak çatlatan" tatlara bizi koşturan adam. Tabi gidip yiyebildiklerimiz oluyor, yiyemediklerimiz oluyor, insanın içinde kalıyor, çoğunu merak ediyoruz. Böyle işe can kurban can!











3- FATİH TÜRKMENOĞLU


Her yaz tatil yörelerini karış karış gezen adam. Sahil Günlüğü programının sunucusu.
 Gün olur Dalaman'da botlara biner buz gibi sulara atlar  'yorulur' . Gün olur "Türkiye'de
görülmesi gereken 101 yer" diye kitap yazar. Aaaah Ah! Nasıl hayıflanılmaz arkadaşım, nasıl iç geçirilmez böyle işlere! 









Neyse neyse, söylenmek bir kenara dursun, iyi oluyor bir yandan da, bunları gördükçe, gidesi, yiyesi geliyor insanın. Hemen gidemese bile kafasında bir yeri oluyor. 

11 Eylül 2011 Pazar

Olabileceğin en iyisi en güzeli!

Emine Ülker Tarhan'ın sevgili kızı Tuğçe Tarhan! Resmen hayallerimin gelinliğini giymişsin! Hele o saç
hele o duvak, neredeyse  tam olabileceğin en iyisi olmuş, bravo  bravo!:))

10 Eylül 2011 Cumartesi

Herkes Yurda Dönsün Ulen

Başlarda oh ne güzel sessiz sedasız diyodum. Kafamı dinliyorum ders mers de yok diyodum.
Ama valla insan ses istiyor arkadaş, bu nedir, 4 katlı yurtta bir elin parmaklarını geçmiyor sayımız, diğerleri nerde zaten bilmiyorum. Benim kat morgdan daha sesli/canlı değil. Belki de fırtına öncesi durumlardır bilemedim.

çok özledim seni Behzat Ç.



Dizin Ocak'ta başlıyomuş, Filmin Ekim'de vizyona giriyomuş, olmuyor ki böyle, valla çok özledim!

9 Eylül 2011 Cuma

ölmezsem

  • Yarın istediğim kadar uyuycam.
  • Elimdeki kitaplardan birine sardırcam, nerdeyse 3 haftadır hiç açamadım kapaklarını.
           Seçenekler:  1- Milan Kundera - Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği
                              2- Sait Faik Abasıyanık - Lüzumsuz Adam
                              3- Sait Faik Abasıyanık - Şimdi sevişme vakti ve diğer şiirleri (Pek şiir sevmem ama bakalım)
                              4- Oğuz Atay - Tutunamayanlar (belki bu sefer bitiririm) :) (belki bu sefer daha yakın hisseder, onu anlarım)

Şıkulaaaaapsss!

Noldu şimdi bitti mi? Tamam daha defter işi var ama bitti mi?

Fazlaca duygu iniş çıkışıyla, hergün farklı bir bakış açısıyla gittim geldim stajlarıma.
Gerçekten her gün işten dönüşte kafamda başka fikir, başka seçenek, 30 tane ihtimal, 40 tane farklı istek.
Mala bağladım iyice. Aynı sektörün farklı kanallarını görerek kendine yol seçmeye çalışmak da zor arkadaş. Mezuniyete yaklaşmak stresli iş vesselam.

Hayır madem sen kendi içinde kararsızlıklar, tutarsızlıklar yaşıyorsun, bırak içinde kalsın ya, bırak dursun o orda.
Bi çeneni tut da her aklındakini sese çevirme. Yakınındakiler de sinir sahibi olmasın bırak.

Ama tabi madem fiziksel olarak bitti bu staj, buyrun şu anki fikrim:
Sonuç olarak; bu yaz gözlemlediklerim arasından iş kolları olarak şöyle düşünüyorum şu an:
*Üst yapı dizayn = ukte = prestij (tezat biçimde genelde para sıkıntısı çok)
*Zemin Etüd= Düz
*Zemin tasarım = Spesifik
*Planlama= Oldukça Esnek (her dalın ihtiyacı)= Kendi işini yapmaya güzel hazırlık =İşletmecilik
*İhale Hazırlık= Tam içinde bulunamadım ama bana heyecanlı göründü=planlamayla paralel çoğu zaman
Ama evvela
** Bir şantiye bitirmek =  şart

7 Eylül 2011 Çarşamba

Kapı Önü Gevezeliği

Az evvel Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin yeni sezon ilk bölümünü izledim.
Ders programı hazırlayacak olmanın heyecanını bile yenip, bir iki bir şey kenara yazmadan edemedim.
Evvela, Osman'ı bir daha ağlatmasınlar, olmamış, o da küçük çocuk neticede, her şeyi mükemmel yapamayabilir, ağlayamamış işte, çok zorlama olmuş!

Osman kadar Berrin de ağlayamıyor kuzum. Hele annelik hiç olmamış, " çocuğumu istemeyerek doğurdum anneliği" de çok yapmacık. Kendim Hakan'la evlenmişim de ondan çocuk yapmışım gibi üzülüyorum tam, o sahte ağlama, o tuhaf  " annelik" tavırları beni dizinin havasından alıp dışarı atıyor gibi gibi.Bunlara rağmen görüntü hakkaten süper perişan olmuş, gayet başarılı. O derbeder havayı soluduk onla.

Ve ve tabi ki Hakan'ın babası her zaman favorim, o adam sanırım dizide bana en gerçek gelen adam. Sesi olsun, hareketleri olsun, sanki gerçekte de Ekrem Tatlıoğlu. O kulağıyla oynaması falan bayılıyorum bayılıyorum. Vurulduğu sahneyi hala unutamıyorum, gördüğüm en iyi vurulan adam o :)
Aylin de güzelliğine güzellik katmış arkadaş! Afetti zaten, 3 le çarpmış kendini, saçlar kaşlar (özellikle kaşlarına bayılıyor ve de çok kıskanıyorum)  falan derken kıyafetleriyle de on numaraya yaklaşmış, güzelliğini seyretmekten varsa da bi yanlışını yakalayamadım sanırım, bu güzelliğin hayrını görsün diyoruz burdan tüm hemcinsleri olarak. Nazar etmemeye çalışıyoruz efem.

Tahminen o Jale kesin patronun kızı çıkacak, Mete o garson kıza aşık olduktan sonra klasik bir Türk filmi vakası izleyeceğiz orda biz. Tehditler falan.

Eğer Aylin ölmezse ki bence ölmez, kesin Soner'in gözü dönecek sinirden ve üzüntüden, dolayısıyla bu sezon kavuşur onlar. Zaten Murat çok sinir bozucu olmaya başladı, hele de o saçlarla.
Berrin'e çok yazık olmuş yalnız. Bir genç kızın en kötü 2. ya da 1. kabusu olsa gerek sevmediği bir adamla evlenmek mecburiyetinde kalmak ve bir de ondan çocuk sahibi olmak. Şimdi Ahmet'le nolur bilemedim onu.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Lan?

Sabah akbilimi unutmuşum
"Aylık yükleyecektim ya, döneyim de alayım" dedim.
Gittim aldım, metrodan çıkınca bi baktım sanki akbili bedava dağıtıyorlar, öyle sıra var !
Tam "lan bu sıraya girilir mi" diye karar vermeye çalışıyorum, koskocaman ve de kıpkırmızı yapıştırmışlar yazıyı :
aylık indirimli öğrenci seyehat kartı : 70 TL
Allah razı olsun, çok yardımcı oldular. Hemen metroya inip, makinadan bi 10-20 TL yükleyip gideyim yoluma dedim.
Makinada da akbil gişesini aratmayan bir kuyruk mevcuttu tabi, hiç pratik olamayan ve sırada benden önde olan onlarca güzel insanı bekledim evet.
Neyse koşa koşa otobüs duraklarına koştum, benim her sabah tam zamanında kalkan sevgili otobüsüm bugün sırf ben geç  kaldım diye olsa gerek, tam 35 dakika sonra geldi.
Tam kuyruktaki asabi ahali, açılan kapıdan içeri dalıp basıp gideceğimizi zannederken , şöför önce indi sonra kapıları falan kapadı gitti, lan 5 dk oldu yok, 10 dk oldu yok. Hareket amirliğinde bu kadar ne işi olabilir diye düşünürken, kuyruktaki insanlar falan iyice sinirden saçmalamaya başladılar artık.
Meğer adam işemeye gitmiş, bunu da gayet tabî olarak söylüyor, kendini kaybetmiş ahaliye.
Neyse efenim biz artık bindik, gitmeye çalışıyoruz, tam köprüye girdik vınlıyoruz, ben de o sırada kendimi test ediyor Sezen Aksu'nun "Düğün" şarkısını ağlamadan hıçkırmadan dinlemeye çalışıyorum, arkada amcanın biri bayılmış/fenelaşmış ve koskoca otobüste bir gıdım su yok iyi mi?
Kolonyalı mendilimin bile olmayışına bu sefer de başka bir açıdan hayıflandıktan sonra neyseki adamı kendine getirmişler.
Öğlen yemeğinde de bembeyaz bluzumla ve bir önceki yazımda aldığımı ilan ettiğim eteğe köfte sosu döktüm, o kesin nazardır tabi:)
Akşam özene bezene temizlik malzemeleri alıp, 4 makine çamaşır attım.
 Bütün yıl hayvan gibi çalışan çamaşırhane, bomboş yurtta bir benim çamaşırların yüküne dayanamamış, isyan etmiş. Bir baktım ki, sigortalarını attırmış:( Ben  düğmeyi kaldırıyorum, makinalar çalışıyor, tam gidicem, gene atıyor, rahat 5 kere yaşadım bunu. Eeh!
Baktım bu böyle olmayacak, gittim güzelcene abdestimi aldım, şimdi bir daha deneyeceğim, biz buna orta okulda mı, lise de mi kontrollü deney diyorduk:)
Bi bakıp geleyim o zaman:)