yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2012 Çarşamba

hukuk işleri

750 liranız yoksa avukata danışamazsınız
CİHAN - 08.02.2012 - 10:58

Türkiye Barolar Birliği (TBB) çatısı altında bulunan her ilin barosu, 2012 yılı avukatlık ücretlerini belirledi. Tavsiye niteliğinde avukatlık asgari ücret tarifelerine göre İstanbul'da avukata sözlü olarak bir saat danışmak için 750, Ankara'da 700, İzmir'de ise 500 TL'yi gözden çıkarmak gerekiyor. İstanbul'da bir saati aşan danışma görüşmesinde her 15 dakika için ayrıca 250 TL daha ödenecek. Ankara'da her 15 dakika ek süre için 150, İzmir'de ise 200 TL ödemek gerekiyor. İstanbul'da bir avukata dava dilekçesi yazdırma 2 bin TL'den başlarken bu rakam Ankara'da bin 200, İzmir'de ise bin TL oldu.


Başta İstanbul, Ankara ve İzmir barolarına kayıtlı avukatlara danışmak cep yakacak. Barolar tarafından belirlenen ve 2012 Ocak ile Aralık ayları arasında kadar geçerli olacak yeni tarifelerde, avukata sözlü danışma 500 ile 750 TL'den başlayacak. Buna göre İstanbul ve Ankara'da boşanmak için mahkemeye gidecek bir çift, avukat tutmaları halinde en az 4 bin TL ödemek durumunda kalırken bu rakam İzmir'de 3 bin 270 TL olarak belirlendi. Eğer çiftler anlaşmalı olarak boşanmaz, dava çekişmeli sürerse rakam daha da yükseliyor. Nafaka davalarına İzmir'de 2 bin 730 TL'ye, İstanbul'da 3 bin 750, Ankara'da ise 2 bin 750 TL'ye bakılacak.

EN YÜKSEK BEDELLER AİHM'DEKİ DAVALAR İÇİN

İstanbul, Ankara ve İzmir barolarındaki avukatlık hizmetlerinde en yüksek ücretler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sayıştay ve ağır ceza mahkemelerinde görülen davalar için ödenecek. Buna göre AİHM'de bir davayı takip etmesi için tutulacak olan avukata dava duruşmalı ise 20 bin TL, duruşmasız ise 14 bin TL, Ankara'da 14 bin 500 ve 11 bin TL, İzmir'de 14 bin 50 ile 10 bin 890 TL ödenecek. AİHM'nin ardından en yüksek ücret alınan davalar arasında ağır ceza mahkemeleri geliyor. İstanbul'da ağır ceza mahkemeleri için sanık vekilliği ücreti 10 bin TL iken bu rakam Ankara'da 8 bin, İzmir'de ise 9 bin 80 TL olarak belirlendi.

VATANDAŞLAR YÜKSEK BULDU

Bu ücretlerle avukat tutmakta oldukça zorlanacaklarını dile getiren vatandaşlar ise rakamları oldukça yüksek buldu. Avukat tutacak parası olmayanlara mahkemeler, Ceza Muhakemesi Kanunu(CMK)'na göre barodan yazıyla avukat talep edecek.

Ücretlerin yüksekliği konusundaki eleştirilerle ilgili konuşan İzmir Barosu Başkan Yardımcısı Ercan Demir, yeni tarifenin tavsiye niteliğinde olduğunu vurguladı.

Demir, "Baroların belirledikleri, tavsiye niteliğinde tarifedir. Tüm avukatlar aynı geliri elde edemiyor olabilir ama mesleğin nitelikli bir şekilde ifa edilebilmesi için gerekli olduğunu düşündüğümüz bu tarifeyi uygulamak biraz zor. Mesleğimiz çok dikkat istiyor. Bir hata, insanın hayatını karartır. Bizler yapılan hatayı düzeltmek için insanları adalet önünde savunuyoruz."

Mümtazer Türköne 'nin 7 şubat 2012 tarihli yazısı



Devlet, dindar nesiller yetiştiremez


Başbakan'ın sözü, bilinen ezberlerin kapağını açtı. Karanlık ve korku dolu bir dünyadan gelen sesler bunlar.


Akıl ve tecrübenin, bilimsel bir muhakemenin devreye girememesi, ancak korkuların derinliği ile açıklanabilir.

"Devlet, dindar nesiller yetiştirsin!" Dindarlara çok sevimli, din-dışı bir hayatı tercih edenlere ise korku verici gelecek bir talep. Ama imkânsız. Çünkü, sosyolojik bir gerçek var: Devlet, istese de dindar nesiller yetiştiremez. Hem devletin, hem de onunla karşı karşıya gelen bireyin ve toplumun doğasına dair bir imkânsızlıktır bu. Devlet elindeki gücü kullanarak, din ile toplumlar arasında aşılması güç duvarlar inşa ederek dinsizliği yayabilir. Toplumu dinsizleştirebilir. Ama din ile birey arasındaki sıcak ve samimî ilişkiye aracılık edemez. Yıkabilir ama yapamaz. Yapmaya kalktığı zaman tam tersi bir sonuç ortaya çıkar. Dindarlık şekilci, soğuk ve itici bir resmiyetin içinde bütün cazibesini kaybeder. Sadece siyasî çıkarları için dini kullanmış olur.


İran ve Türkiye'deki dindarlığı mukayese eden araştırmalar, bu karşıtlığı kanıtlıyor. Türk toplumu, İranlılara göre birkaç kat daha fazla dindar. Hangisinde dindarlık devlet politikası?

Alain de Botton'un "Ateistler İçin Din" isimli, yeni çıkan kitabını (Türkçesi Ayşe Ece, Sel Yayınları, İstanbul, 2012) bu konuları merak edenlere hararetle tavsiye ederim. Yazar samimi ve inançlı bir ateist, yani dinsiz. Yazar, Tanrı'yı reddetmenin, dinlerin insan hayatına getirdiği bir yığın faydalı geleneğe ve düşünceye yabancılaşmakla sonuçlanmasını sorguluyor. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Budizm'e eğiliyor ve dinlere inanmayanlara sesleniyor: "...Ama yine de dinlerin vaaz verme biçimleriyle, ahlâkı yücelten anlayışlarıyla, bir topluluk ruhu oluşturma çabalarıyla, sanat ile mimarîden yararlanma becerileriyle, seyahat etmeyi özendiren etkinlikleriyle, zihinleri eğitme çalışmalarıyla, baharın güzelliği karşısında şükran duymayı aşılayan öğretileriyle ilgilenebilirsiniz." Ekliyor: "Dinlerde seküler hayatın en inatçı ve ihmal edilmiş hastalıklarının birkaçını dindirmek için yararlanabileceğimiz çok sayıda, yetenekli kavramlarla dolu bir deponun bulunduğunu keşfedebiliriz." Yazar, Durkheim'den beri tekrarlanan, din-toplum özdeşliğine, bir dinsizin perspektifinden ahlakî bir pencere açıyor. Peşine düştüğü kavramlardan biri de ahlâk: Dinden uzaklaşırken "ahlâk sözcüğünden korkar hale geldik" hükmünü veriyor.


Cumhuriyet'in azınlık yönetiminin ilkel pozitivizmi, dindarlığın toplumdaki derin karşılığını kavrayamadı. Tersine, toplumu değiştirmek için din ve dindarlık tezahürleri üzerinde balta ile ameliyatlara girişti. Ancak bu politikanın siyasî olarak bir faydası vardı: Geniş halk kitleleri dindardı. Dindarlığı yasaklamak, doğrudan halkı yönetimin uzağında tutmak için basit ve kestirme bir yol olarak işe yarıyordu. İktidarın etrafına kalın duvarlar örüp, dindarlığı dışarda bırakınca demokrasi kendiliğinden imkânsız hale geliyordu.


Geniş halk kitlelerinin dindarâne siyasî motiflerle kendini ifade etmesi, dinin bir siyasal iktidar arayışını değil, tersine bu Cumhuriyet politikalarına karşı tepkiyi ifade eder. Din zorlandı. Baskı altına alındı. Tahrif edildi. Din, siyasî hücumlara bu kadar yoğun biçimde maruz kalmasaydı, dindarlık siyasî bir kimliğe bürünme ihtiyacı hissetmeyecekti. Bir cuma namazında saf tutup namaz kılmak veya perşembe akşamı ayin-i cemde semaya kalkmak dışında, farklı toplumsal kesimlerden gelen insanları bir araya getiren seküler alternatifler neler? Çocuğunuzun kötü alışkanlıklardan uzak, ahlâklı bir kişilik kazanmasına katkı sağlayacak dindarlık dışında sunabileceğiniz bir alternatif var mı?


Devlet bu ihtiyaçların hiçbirini sahici bir şekilde karşılayamaz. Dindar bir nesil yetiştiremez. Karşılamasına da gerek yok. Sadece gölge etmesin yeter. Toplum, bu ihtiyacı birkaç kez fazlasıyla karşılayacak potansiyele zaten sahip.


Dindarlığın meşru ve doğal bir nitelik olarak kabul edilmesinin ve saygı görmesinin hiçbir siyasî getirisi yok. Ama normal değilse ve saygı görmüyorsa, o zaman dindarlıktan daha etkili bir muhalefet aracı bulunamaz. Başbakan, iktidarda onuncu yılında bile bu muhalefet aracına müracaat edebiliyorsa, sorunu çözecek olan devletle din arasındaki sorunlu ve zorunlu ilişkinin sona erdirilmesi olmalı.

24 Eylül 2011 Cumartesi

emrah serbest'ten seçmeler

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”
                                                                                                               ("mütevazı hakikatler"den)
                                                                                                                                                             insan ziyan olmak için yaratılmıştır
Bir isteğimiz karşılandığında mutlu olmayız. Geçici bir mutluluk yanılsaması yaşarız. Bir istek her zaman başka bir isteği doğurur. Sırada ne olduğunu asla bilemeden, kör isteklerin peşinde manasızca yürüyoruz. Hedef, amaç, vizyon, kariyer. Bu manasız yürüyüşte bizi teselli etmek için uydurulmuş kelimeler. Schopenhauer çok basit bir şey anlattı. Dünyaya hoş geldiniz orospu çocukları dedi. İnsan ziyan olmak için yaratılmıştır. (Belki de bu yüzden geç anlaşıldı. Kant harıl harıl okunurken onun başyapıtı İrade ve Tasarım Olarak Dünya, iki yüz adet sattı. Çünkü insan zihni basit şeylerden ziyade komplike şeyleri anlamaya müsait.) Her neyse. Şunu anlattı Schopenhauer: İnsan düşünenden ziyade isteyen bir varlıktır ve isteklerinin sonu asla gelmez. Aklıyla bir dünya kurmuştur ama onu yöneten bedenidir. Kant’ın dediği gibi aklı değil. Beden de kör bir iradeye tabidir. Bu iradenin de nereden gelip nereye gittiğini asla bilemezsin.
Joshua Ferris’in Bilinmeyen romanı da bunu anlatıyor. Bir avukat durup dururken yürümeye başlıyor. Her şeyi bırakıyor ve sadece yürüyor, yorulduğu yerde uyuyor. Bedeni aklını ele geçirmiş, kör bir iradenin peşine takılmış yürüyor. Nereden geliyor bu yürüme dürtüsü, bilinmiyor.
Bir istek başka bir isteği doğuracaksa ve biz sonunda hep mutsuz olacaksak neden istemeye devam ediyoruz. Bilinmiyor. Geçen gece sokakta bekledim. Kar altında, kapalı kapılar önünde, saatlerce. Köpekler geldi beni ısırdı. Neden? Bilinmiyor. Koltés bir oyununda, “Hayır diyen insan hâlâ biraz mutludur,” diyordu. Ne demek istediğini yeni anlıyorum. 
Mutluluk bir vazgeçiştir ve çok ender rastlanan bir ruh dinginliğidir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın    
                                                                            ("kapanış konuşması"ndan)                                                                                                                                                                             

21 Eylül 2011 Çarşamba

bugün

Bugüne kadar nasıl yazım yanlışlıkları arasında kaldığımı word sayesinde staj defterimi yazarken acı biçimde fark ettim. (nasıl cümle bu)
Misalen ben ;

* Klavuz yazıyordum, KILAVUZ muş
*Döküman yazıyordum DOKÜMAN mış
*Misalen yazıyorum ısrarla, galiba MİSAL OLARAK yazmamı istiyor, onda net bir sonuca varamadım henüz.
*Makina yazınca otomatik olarak MAKİNE ye çeviriyor
*Hakediş yazıyorum HAKKEDİŞ olcak diyor, ama bundan kıllandım, yanlış olabilir, tdk da yazmıyor ikisi de garip biçimde

16 Eylül 2011 Cuma

Tırnak içinde

Bugün afiilli filintaları okuyordum. Emrah Serbes i.


Hisler Ansiklopedisi yazısı beni çok şaşırttı.


Hikayede de çok klasik olduğu belirtildiği üzere bir kadın, neden üzgün olduğunu yanındaki gence : “Kadınlar bekliyorlar, güvenebilecekleri bir adam arıyorlar. Sonra da o adamın piçin biri olduğu ortaya çıkıyor. Ve böylece bir kere kırılması gereken kalpleri iki kere kırılıyor.”  


 diye söyledikten sonra oğlana kız arkadaşı olup olmadığını ve onu elinde tutmak istiyorsa eğer, evet kilit öneri ve düşünce şimdi geliyor:

“O zaman onu sürekli suçla,” dedi. “Bazen suçlama sürekli suçla. Suçsuzluğunu kanıtlayamadığı sürece sana kötü davranamaz.”
“Niye öyle yapsın ki?”
“Çünkü kadınlar doğuştan suçlu olduklarına inanmaya yatkındırlar.”
dedi.
Hiç buna benzer bir tez duymamıştım, gerçekten doğru mu bu peki?
Belki kadın olmakla ilgili konularda evet. Belki kendimizi çok sevdiğimizde hayır. 
Sürekli suçlanarak elde tutulmak değil de kadınların doğuştan suçlu olduklarına inanmaya yatkınlığı konusuna evet diyen hislerim var sanırım.