Shweeb insan gücüne dayalı bireysel bir raylı sistem aracı. Yeni Zellanda'da bir eğlence aktivitesi olarak tasarlanmış. Sonra gelişmiş bir ulaşım ağı fikrine dönüşmüş. Bu Shweeb Monoray Teknolojisinin önerisi de arabayla aynı konfor ve esnekliği sağlayan ama aynı zamanda dolaylı maliyetleri olmayan bir ulaşım çözümü olmak.
Çeşitli uygulama alanları da düşünmüşler:
ulaşım amaçlı:
*Banliyöde yaşayanlar, alışveriş yapanlar ve turistler için şehiriçi ulaşımda
*Yürüyüş yollarında
*Irmak ve tren yolu gibi engelleri aşmakta
eğlence amaçlı:
*bilimsel gezilerde
*macera parkı gezilerinde
*Safari parklarında
*Jimnastik/spor/aktivite/ sağlık merkezlerinde
*Koşu yolu-bisiklet pistlerinde
Aklıma gelen bir çok konfor sorunu var tabi. Öncelikle dışı şeffaf olduğu için güneşli günlerde üstelik bir de pedal çevirirken vücut ısımız ne olur bilemiyorum. Bunu önlemek için bir çok sistem kullanılabilir tabi, güneş panelleri bu sorunu çözebilir örneğin. Bir binip test edebilmek hiç fena olmazdı doğrusu.
İş işten geçmiş, başka yapacak şeyler var mı diye bakmıyorum da, baksam bile aynen uygulamıyorum da, hayıflanıp kendi kendime dövünüyorum.
Nolmuş arkadaşım, benim ortalamam 2.69 du işte. Ben yan gelip yattım, gezdim, tozdum, yemek pişirdim, muhabbete daldım, o adam gecesini gündüzüne kattı çalıştı. Bir fark olmalıydı zaten:)
Neyse önümüze bakalım.
İsteklerimizin gerçek içeriğine bakalım. Etiketten uzaklaşalım.
Hepsini yapmak istiyorum. hatta daha da yapmak istediklerim var.
Yorucuymuş abicim. acayip yorucuymuş hem de.
Haftaiçi 09:00-18:00 artı bir de cumartesi 13:00 e kadar iş.
Haftasonları akşamları 3'er saat de kurs dersek.
Evin işleri.
E elim de çok hızlı sayılmaz.
Keyfime de düşkünüm.
Hepsi birarada adamı biraz ağlatıyormuş kardeş.
şimdi bir pazar günündeyim. İşler bana bağırıyor artık "hadi" diye.
Ben de Münir Nureddin Selçuk açtım, blog okuyorum.
Bak yetmemiş bir de yazmaya başlamışım.
Böyle Bozcada'da güneşin altında elimde kitap, denizin mis gibi kokusu ve hafif esen rüzgarın altındaki o huzuru hatırlıyorum şimdi. "Beze var acur vaar!"
Neyse tamam.
Gaza basayım da işleri bitirebilirsem , acık kitap keyfi yapayım en azından...
İstemek görmekle alakalıdır ağırlıkla.
İhtiyaç görmeden de hissedilir ama istemek görmekle olur ancak.
Belki de görmeden istemek yaratıcılıkla ilgilidir ancak. O da bende yoktur.
İTÜ'ye inşaat fakültesi dışından bir rektör gelmiş, inanamıyorum.
Sevgili okulum şimdi nasıl değişecek acaba?
Dilerim %100 ingilizce lisans eğitiminden derhal vazgeçilip, adam gibi dil eğitimi verilebilir, temel yapmadan çatı konmaya çalışılmaz, dil öğrenmenin başka, meslek öğrenmenin başka şey olduğuna kanaat getirilir.
Zülfü Livaneli'nin son romanını almıştım plaja giderken.
Onun okuduğum ilk ve tek kitabı Mutluluk'tu ve epey zaman önceydi. Serenad'ı genel anlamda beğendim diyebilirim ama amaları var.
Kurgu sonuna doğru daha da güzelleşiyor ama başlarında anlam veremediğim noktalar var.
Belki benim cahilliğimdendir ama bir memurun babaannesinin Ermeni olduğunun ortaya çıkmasının işine neden engel olacağını anlayamadım.
Toplumsal sorunları işlemek istiyordu evet de, hem anneanne hem babaannenin bu tip hikayeleri bence biraz zorlamaydı. Zorlamaydı işte. Kitap da bu durumun şaşırtıcılığının farkındaydı falan ama her şeyi bir yere tıkıştırmak gibi geldi bana. Bunlar bir araştırma kitabında şahane olabilirdi, ama bir roman için biraz fazla geldi bana.
Sonra kitap biraz fazla belgesel havasındaydı, kurgunun tam kavranması için yapılmıştı belki ama fazla göze batıyordu. Devamlı Nazi dönemine ait gerçek hikayelerle romandan uzaklaştım. İzlediğim bir kaç belgeselin birleşimini andırıyordu artık bana. Devamlı bir bilgi sokuşturması, "dur şu anıyı, bu hikayeyi de anlatayım" havası yok değildi sanki. Belki de Nazi Almanya'sının bilgilerinin kitapta da bahsedilen kısmının çoğunu hiç bilmeseydim bu hava oluşmazdı, aksine daha çok severdim. .Böyle daha çok sevildiğini gördüm de.
Tabi bunlar naçizane kendi hissiyatım, sefil edebiyat bilgimle koca koca yazarları bilmiş bilmiş eleştirmek istemem. Gene de kitaptan aldığım zevke göre bir not vermek istersem :
Daha tam alışamadım bu duruma:) oturduğumuz evi yerleştirmeye gelmişim de akşam tekrarbabamın evine dönecekmişim gibi hala...
Düğün videomu izleyemiyorum, izledikçe yoruluyorum, ama fotoğraflara sonsuza dek bakabilirim.
Çok yorucu bir süreçti hakkaten.
Kınaymış, bohçaymış, davetli listesiymiş, masa organizasyonuymuş, gelenlerin listesinin çıkarılmasıymış, kalacak yer ayarlamaymış falan derken yorulduk.
Bir de böyle organizasyonlarda anası babası ayrı olmayacak insanın arkadaş, daha da üzücü, yorucu, gerici.
Düğün geldi ve geçti ama nasıl geçti bitti hala idrak edemiyorum. O düğün nasıl bitmiş olabilir. 80 masayı karşılamak kolay değildi çünkü. Herkesi tek tek görmek "hoşgeldiniz" demek isteği ve bu işin yoruculuğu, 800 kişiyi karşılamakla geçecek bir düğün söz konusuydu, zor olanı başardık ama, vıcığımız çıktı.
Tatil seçimimizi Bozcada'dan yana kullandık, müthişti. Çok dinlendiriciydi.
Bizim okulda Leyla ile Mecnun'un söyleşisi olmuştu, sınavım mı vardı neydi, gidememiştim.
Az evvel söyleşiden bir parça izledim. Neden böyle konuşuyor bu insanlar (izleyiciler) bilemedim.
Bir halt anlamadım sorulanlardan, konuştuklarından, daha doğrusu konuşamamalarından.
Bir düzey eksikliği midir, bir ne konuştuğunu bilememe midir? Şaklabanlık mıdır? Hayal dünyası mıdır? Nedir bu? Ben çözemedim.
Belki de empati kuramıyorum, ne haltsa artık.
Leyla ile Mecnun'a gelince:
Dizide her şey olabiliyor. Hiçbir şey mükemmel gitmiyor, hiçbir şey hep komik ya da hüzünlü gitmiyor. Herkes birilerini kaybedip kazanabiliyor. Sevinci ve kederi aynı ölçüde tadabiliyor.
Diziye dair hiçbir şey sormazdım herhalde. Öylece izlemeyi seviyorum ben onu, bu niye böyle, ya da o nolcak sonraki bölümlerde kimse anlatmasın.
Özel şeyler sorardım ben orda olsaydım.
-Burak Aksak bunları bu genç yaşında nasıl yazıyor, nerden geliyor bu ilham onu sorardım. Bu sonucun arkasındaki birikim nedir acaba? Dizideki tüm laflar aynen onun mu onu sorardım.
-Bu oyuncular bu karakterleri nasıl bu hale getirebiliyor onu sorardım. Hele İskender karakteri..
-Mümtaz Taylan, canım, o kadar seviyorum ki, sezon finalinde kalp krizi de geçirttiler zaten acayip meraklardayım.
- Burak Aksak'ın dizide yapmak isteyip de yapamadığı şeyleri sorardım. Elinde olmayan şeyleri. Tabi bir de yapmak istemeyip de yaptığı şeyleri.
-Ve tabi Serkan Keskin.. Onun dizideki halleri, onun sahneleri ayrı bir güzel. Merak ediyorum o tonlamaları kendi mi uyduruyor, yoksa planlı mıydı bunların hepsi?
Bir de ıslıklar da kendi eseri mi acaba? Islıklar favorim
Diziyi aynen izliyorum tabi ama gene de naçizane fikrimi söylemek gerekirse, yeni Leyla'larla bi olmadı sanki, iki Leyla beni açmadı pek. Aslında Şirin farklı bir renkti tabi, aptal Arda gitti, zeki Şirin geldi gibi oldu, bir leyla gitti, hemen başkasına aşık oldu gibi de olmadı, aynı tema da işlenmedi böylece ama belki de eski aşk ortamı (normal olarak) olmadığı için alışamadım ben. Yeni sezonda neler olacak hakkaten merakla bekliyorum. Aynı şeyleri pişirip koymaması açısından güveniyorum aslında, ama gideni de aratmazsa süper olur.